
06 Mayıs 2026
Türkiye’nin sanayisizleşme riski uzun zamandır yüksek perdeden dile getiriliyor. Öncelikle, sanayisizleşme kelimesinin anlamı üzerinde uzlaşalım: Sanayisizleşme (deindustrialization), bir ülkenin veya bölgenin toplam ekonomik faaliyeti içinde imalat sanayinin payının (istihdam, katma değer veya üretim kapasitesi olarak) zamanla azalması sürecidir. Bu kavramı sadece "fabrikaların kapanması" şeklinde de görmemek gerekir... Sanayisizleşme iki farklı şekilde gerçekleşebilir:
1. Pozitif (Doğal) Sanayisizleşme: Ekonomi geliştikçe ve gelir düzeyi arttıkça, toplumun talebi sanayi ürünlerinden hizmet sektörlerine (finans, teknoloji, sağlık, turizm) doğru kayar. Bu aşamada sanayi, teknolojik ilerleme sayesinde daha az iş gücüyle daha çok üretim yapmaya başlar. İş gücü sanayiden hizmetlere transfer olur. Bu, gelişmiş ekonomilerde görülen doğal bir yapısal dönüşümdür.
2. Negatif (Prematüre/Erken) Sanayisizleşme: Bir ekonominin, yeterli derecede zenginleşmeden ve/veya teknolojik olgunluğa erişmeden sanayi kaslarını kaybetmeye başlamasıdır. Bizim bu yazıda odaklanacağımız "Türkiye'nin sanayi kası eriyor" tespiti tam olarak bu kategoriye girer. Bu durumun temel nedenleri şunlardır: (i) Küresel rekabet: Düşük maliyetli ithal ürünlerin yerli üreticiyi saf dışı bırakması. (ii) Maliyet baskısı: Enerji, ham madde ve işçilik maliyetlerinin üretimi sürdürülemez hale getirmesi. (iii) Teknolojik gecikme: Yapay zeka ve otomasyon gibi yeni nesil teknolojilere ayak uydurulamaması sonucu verimliliğin gerilemesi. (iv) Finansal kırılganlık: Döviz kuru istikrarsızlığı ve sermaye yetersizliği nedeniyle sanayicinin yatırım yapamaz hale gelmesidir. Tam da bu noktada Türkiye’de sanayi sektörünün GSYH içerisindeki payını, cari fiyatlarla gösteren, aşağıdaki grafikten okuyarak ilerleyelim: İki zaman diliminde sanayi sektörünün payı keskin ve yapısal bir düşüş kaydediyor. İlki 90’ların ikinci yarısından başlayıp 2000’lerin ortasına kadar süren zaman dilimi. Bizce bu tarih aralığı (1) numara ile sınıflandırdığımız pozitif kısmı temsil ediyor. İkincisi, 2022-2025 arası, ki bizce bu kısım da (2) numarayla çizdiğimiz negatif örneğe işaret ediyor. Bu yazının konusu değil ama 2010’ların ortasından pandemiye kadar süren ayrı bir yükseliş evresi var ki, o da bir zamanların popüler tartışma konusu olan orta gelir tuzağını işaret ediyor. Tespitleri yapıp rahatsızlığı net bir şekilde tanımladıktan sonra günümüze gelelim...
2023 yılının ikinci yarısından başlayan ancak Mart 2024’ten itibaren gerçek anlamı ile uygulanan kuvvetli bir dezenflasyon süreci yaşıyoruz. Bu sürecin sanayi için en baskın özelliği pahalı ve kıt likidite koşulları oldu. Öyle ki, bu süreçte imalat sanayi PMI endeksi hep daralma bölgesinde kaldı (Bknz Grafik-2) ve anketlerde sanayici en çok finansman koşullarındaki bozulmaya dikkat çekti. Her seferinde sanayiciye dişini sıkması gerektiği, bu mücadelenin meyvelerini yakın zamanda vereceği ve bunun sonucu olarak da şartların hızlı toparlanacağı bildirildi. Bu umutlar 2025 yılında İmamoğu gözaltısı, 2026’da savaş nedeniyle boşa çıktı. Üstelik geçen zaman dilimi sanayiciden sürekli olarak alıp götürdü. Şu an işler sıkıntıda ve biz de bunu hem rakamlardan hem de anektodel olarak görüşmelerden teyit edebiliyoruz. Biz bu yazıda şikayet çizgisinde kalmak istemiyoruz. Şartların, zorlukların ve kısıtların farkında olarak bazı çözüm önerileri sunmak adına yola giriştik. Tabii ki, elimizde sihirli bir değnek yok. Üstelik, bazı adımların pratikte karşılık bulabilmesi için de zamana ve beşeri ile finansal kaynağa ihtiyacımız var. Ama, bir yerlerden de başlamak gerekir.
Savaş ortamı, şirketler kesimini birçok açıdan olumsuz anlamda etkiledi. Bunu basit bir gelir/gider tablosu üzerinden resmetmeye çalışalım ve kısa yorumlarla etkiyi değerlendirelim:
a) Ekonomik faaliyetlerdeki ivme kaybı CİROLARI olumsuz etkileyecektir.
b) Maliyet artışı SATILAN MALIN MALİYETİNİ yukarı çekecektir.
c) Ekonomik faaliyetlerdeki sert yavaşlama şirketleri ÖLÇEK’in uzağında tutacak ve bu da marjlarda daralmayı gündeme getirecektir. İlk 3 madde brüt karlılığı azaltır.
d) Artan maliyetler (lojistik, işçilik, vs.) OPEX’i yukarı çekiyor.
e) Kredi imkanlarının kötüleşmesi CAPEX ve finansman maliyetlerini yukarı çekiyor.
f) DEVİR HIZLARINDA yaşanan yavaşlama, finansman ihtiyacını artırıyor; işletme sermayesi ihtiyacındaki artış ise şirketleri daha fazla krediye yöneltirken bu da finansal giderleri yukarı çekiyor.
g) Savaş ortamının neden olduğu BELİRSİZLİKLER ise ilave riskleri beraberinde getiriyor.
Görülebileceği üzere, zaten sıkıntılı olan tablo savaş ortamı ile birlikte daha da sıkıntılı bir hal alabiliyor. Bu ortamda şirketler nasıl davranmalı? Şikayet etmekten öte kendi içlerinde ne tür iyileşmeler yapabilirler; stratejik olarak ne tür kararları gündeme getirebilirler. Bunun için de, konuya büyük resimden bakacak bir tedavi reçetesi hazırlamayı uygun bulduk. Tabii ki, çevresel koşullara müdahale etmemiz pek mümkün olmadığından (edilgeniz) kendi etki alanımıza giren hususlara temas etmeyi deneyeceğiz. Bu önerdiklerimizin, sürdürülebilirlik ve dayanıklılık ve anti-kırılganlık kapsamlarında da olumlu yansımaları olacağını göz ardı etmeyelim:
1- Likidite yönetimi: Kâr yiyecek, likidite ise nefestir. Nefesimizi çok uzun süre tutamayız!
2- Stratejik planlama: Oyun değiştirici bir durumla karşı karşıyayız. Savaşın bıraktığı etkiler paralelinde orta vadeli plan/stratejileri gözden geçirmeliyiz.
3- Tedarik zincirleri: Çeşitlendirme. Tek bir kaynağa bağlı kalmak ciddi riskleri de beraberinde getirebilir.
4- Stok yönetimi: Ne malsız kalınmalı ne de gereksiz finansman yükleri üstlenilmeli.
5- Organizasyon yapısının gözden geçirilmesi: Bu gibi dönemlerde çevik ve esnek yapıların daha başarılı oldukları kanıtlanmıştır.
6- Kurumsal refleks: Kriz yönetiminin bağımsız bir ekiple, süreklilik arz eden bir yapıda ve proaktif olarak gerçekleştirilmesi gündeme alınmalıdır.
7- Pazar yapısı: Bu tür oyun değiştirici olaylar pazar ve kanal gibi alanlarda radikal değişimlere yol açabilir ki bunların dikkatle irdelenmesinde fayda görüyoruz.