
31 Mart 2026
“Mart ayı, dert ayı” derdi babam... Kendisi şu an hayatta değil ama martlar bana dert olmaya devam ediyor. Hem de mütemadiyen. 2020’de pandemi patlak verdi ve evlere kapandık. 2021’de dönemin TCMB Başkanı Ağbal bir gece yarısı görevden alındı ve yıllar sürecek bir ekonomik sorunlar yumağının ilk düğümü atıldı. 2022’de Rusya-Ukrayna savaşı vardı. 2023’te Silicon Valley Bankası iflası ve beraberinde Credit Suisse’nin batışına kadar uzanan bir küresel bankacılık krizi yaşadık. 2024 martında büyük bir problem yoktu belki ama yerel seçimler ve öncesinde TCMB politika faizini 5 puan artırmak zorunda kalmıştı. 2025’te İmamoğlu olayı ve siyasi kriz yaşadık. Bu sene mart rahat geçer diye umarken bu defa da Ortadoğu’da çok büyük bir savaş patlak verdi: “Armageddon!”
ABD-İsrail ikilisi, kısa sürmesini umdukları bir “askeri operasyon” ile İran’a yoğun bir hava saldırısı başlattı. Başta - Velayet-i Fakih - Hamaney olmak üzere çok sayıda üst düzey siyasi ve askeri lider öldürüldü, ülkenin önemli noktaları hedef alındı ve bu yolla İran’ın teslim olması hedeflendi. ABD-İsrail koalisyonunun ana hedefleri, (a) Rejimi devirmek, (b) İran’ın nükleer kabiliyetlerini yok etmek, (c) balistik füze imkânlarını olabildiğince azaltmaktı. Ancak, evdeki hesap çarşıya uymadı ve İran kimsenin ummadığı bir senaryo ile birkaç hafta içinde savaşın seyrini kendi lehine çevirdi. Bu yorumu yaparken dikkatli olmak gerekiyor zira İran’ın lehine dönen şey aslında kendisi için büyük bir yıkımı da beraberinde getiriyor. Bu nedenle de The Economist dergisinin 26 Mart kapağındaki fotoğrafın yanına ‘Pirus Zaferi’ ifadesi düşülebilirdi.
İran’ın stratejisinin ana noktası, madem ki beni yok etmek istiyorlar, ben de onları ekonomik olarak yok edeyim oldu: a) Hürmüz Boğazı’nı kapattı, b) Bölge ülkelerini hedef alarak ABD’nin kendi güvenliklerini sağlayamadığını kanıtladı, c) Ekonomik ve finansal istikrarsızlık yarattı. Trump yönetimi ters-köşe yakalanmıştı! TACO’lama girişimlerine rağmen İran geri adım atmıyor, aksine ABD-İsrail yönetimine kendi isteklerini dikte ettirmeye çalışıyordu. ABD’de ekonomik huzursuzluk başladı ve sokak gösterilerine yansıdı. İsrail’de hayat durma noktasına geldi. Körfez ülkeleri on yıllarca büyük çabalarla oluşturmaya çalıştıkları güven algısını kısa süre içinde kaybettiler. Dünya ekonomisi ise beklenmedik bir şokla stagflasyonist bir baskıyla karşı karşıya kaldı. Bu bir aylık yazı, sizler bu satırları okurken çok fazla değişiklik de olmuş olabilir veya satrançtaki “açmaz” hali sürüyor da olabilir. Diyebileceğimiz tek şey, “oyun değiştirici” bir olayla karşı karşıyayız ve artık hiçbir şey eskisi gibi olmayabilir. Özellikle de ABD İmparatorluğu için...
Bu yazının ikincil konusu Ortadoğu’daki savaş ve Türkiye’ye ekonomik ve finansal etkileri, bunu da kısa başlıklarla aktarmaya gayret sarf edeceğim. Herkesin ilk çırpıda sıralayacağı üzere (i) Enflasyonist baskıların çok artması zaten ağır aksak ilerleyen dezenflasyonist sürece büyük bir zarar verebilir, (ii) Yüksek enerji ve diğer ham madde maliyetleri enflasyonun yanında cari açığı artırıp dış dengeleri tehdit edebilir, (iii) TCMB’nin döviz satışları ve sonrasında olası faiz artırımı finansal dengeleri daha da bozabilir. Bu sorunların niceliği ve niteliği savaşın seyrine göre değişecektir. Umudumuz, savaşın olabildiğince erken sona ermesi ve bu risklerin çok fazla büyümeden yönetilebilmesi... Aksi durumda çok ağır sonuçlarla karşı karşıya kalabiliriz! Şu an tahminlerimizi güncellemek adına elimizde yeterinde somut veri olmasa da enflasyonu yukarı, büyümeyi aşağı, cari açığı yukarı, şirket kârlılıklarını aşağı, faizleri yukarı yönde revize etmemiz şart... Döviz kuru için tahminlerimizi şu aşamada sabit tutma taraftarıyız ancak geçen ayki yazımızı hatırlayanlar bu hususa detaylı bir şekilde eğildiğimizi bilirler. Biz yine de oradaki görüşümüzü bir kez daha aynı kelimelerle hatırlatalım: “Bu soruyu risk yöneticisi olarak cevaplamam beklenirse riskleri kademeli bir şekilde azaltın derim. Ancak, yönetim ya da icra kurulu üyesi sıfatımla cevaplamamı beklerseniz döviz açık pozisyonu ile devam edin derim!” Ufak bir ilaveyle, risk odağına biraz daha ağırlık vermek kaydıyla, yoğurdu biraz daha üfleyerek...
Gelelim şirketler kesimine. Faizler 2024 yılı başından bu yana çok yüksek ve kredi kıt. Tam 2 yıl oldu. 2 yıldır acı bir reçete ile karşı karşıyayız. Halbuki, bu kadar uzun süre sürmesi beklenmiyordu. Her ilaç aynı zamanda bir zehirdir. Yeter ki, dozunda kullanılsın. Korkarız ki, 2 yıldır kullanılan ilaçlar böbrek ve karaciğeri çok yordu. Bu da şirketler kesiminde finansal risk, yüksek kırılganlık olarak karşımıza çıkıyor. Bu defa ilave sızılarla birlikte: (1) Ciddi bir arz darboğazı hem fiyatları yukarı çekiyor hem de tedarik zincirinde kırılmalar ile ham maddeye erişimi zorlaştırıyor, (2) Talep hızla daralırken cirolar olumsuz etkileniyor, (3) Kıt ve pahalı likidite koşullarından dolayı şirketlerin faaliyetlerini devam ettirmeleri zorlaşıyor. Korkarız ki bu riskler bir müddet daha korunacak. Bu ortamdan asgari düzeyde zarar görmek adına tüm şirketlerin yüzünü “risk odaklılığa” çevirmeleri gerektiğine inanıyoruz. Kısa-etkili bir reçete yazmamız gerekirse her şeyden önce likidite koşullarına dikkat etsinler. Kâr yemektir, bir süre oruç tutarak yaşamınızı idame ettirebilirsiniz; ancak likidite nefestir, birkaç dakika alamazsanız ölürsünüz. İkincisi, tedarik zinciri yönetimi çok kritik bir dönemeçten geçiyor. Gerek satın alma gerekse de satış tarafında dikkatli bir planlama yapılmalı ve sürdürülebilirliğe dikkat edilerek dayanıklılık sağlanmalı. Üçüncüsü, riskler proaktif bir şekilde belirlenmeli ve ivedilikle aksiyon alınarak çözülmeli. Yönetim Kurulu altında, İcra Kurulu’nun bazı üyelerinden tesis edilen bir ‘Acil Durum Komitesi’ ile gidişatın günlük bazda izlenmesi de reçetenin son maddesi olabilir. Umarız bu süreci asgari düzeyde bir hasarla atlatırız ve bir sonraki martlara daha dayanıklı bir şekilde hazır oluruz...