
07 Ocak 2015
2014 yılı, gelişmiş ve önde gelen gelişmekte olan ülkelerin büyük bir kısmı açısından hayli keyifsiz bir yıl oldu. ‘Küresel Vasat Büyüme’ tartışmalarının ağırlık kazandığı bir yılı tamamlıyoruz. Küresel ekonominin canlandırılması adına, ABD’nin aldığı ekonomi politikaları boyutundaki inisiyatife benzer adımların Euro Bölgesi ve Japonya tarafından da atılması yönündeki beklentiler ağırlık kazandı.
Gelişmiş ekonomilerin büyüme sorunları, gözleri Çin ve Hindistan gibi, küresel ortalama büyümenin üzerinde performansla yoluna devam eden ülkelere çevirtti. Bu nedenle, Çin ve Hindistan’ın da büyümesindeki kısmı ivme kaybı, küresel talebe yönelik endişeleri depreştirdi ve bunun doğal sonucu olarak, küresel emtia fiyatlarında, hammadde fiyatlarında gerileme gözlendi. Sadece tarım ve gıda, metal fiyatları değil, petrolde yüzde 50’ye yakın fiyat gerilemesi gözlendi. Altın fiyatları da doğal olarak gevşedi.
2014 yılını, gerileyen işsizlik oranları ve beklenenin üzerinde performans gösteren büyüme verileri ile, en iyi bitiren ülke ABD oldu. Başkan Obama, ABD ekonomisinin toparlanma sürecinde performansını arttırırken, Küba ile diplomatik ilişkileri yeniden başlatma girişimi ile de şaşırttı. Başkan Obama üzerinden, Demokratlar, Kongre’de çoğunluğu elde etmiş olan Cumhuriyetlere karşı inisiyatif alma gayretindeler. Bu arada, gerileyen petrol fiyatları her ABD hane halkının bütçesine 400 dolarlık bir ek katkı yaptığından, Demokratların eli güçleniyor denilebilir.
Euro Bölgesi ve Avrupa Birliği açısından, 2014 yılı resesyon endişeleri ve Avrupa Merkez Bankası Mario Draghi ile Almanya arasında, Euro Bölgesi’nin desteklenmesine yönelik adımların felsefi ve hukuki tartışmaları ile geçti. Ekonomiye duyulan güvensizliğin tüketiciler üzerindeki olumsuz etkisine bağlı olarak, işsizliğin arttığı ve Avrupa bankaları açısından keyifsiz bir yıl geride bırakılıyor. 2015 yılı için de AB ve Euro Bölgesinde iddialı veya neşelendirici bir tablo şimdilik gözükmüyor.
2013 yılının 22 Mayıs’ında, ABD Merkez Bankası’nın (FED) bir önceki Başkanı Bernanke’nin açıklamaları ile, FED’in para politikasını kademeli olarak sıkılaştıracağını açıklaması, küresel piyasalarda gelişmekte olan ekonomiler aleyhine sert bir tepkiye sebep oldu. Türkiye, Gezi Parkı sürecine rağmen, FED etkisiyle para birimi dolar karşısında gerileyen önde gelen gelişmekte olan ülkeler arasında (Brezilya, Arjantin, Hindistan, Güney Afrika, Doğu Avrupa Ülkeleri, Rusya gibi...) para birimi en makul değer kaybeden ülke konumundaydı.
Ancak, 17-25 Aralık 2013 tarihlerindeki yeni politik tartışmalardan kaynaklanan ve uluslararası ekonomi medyasında da negatif yansımaları olan siyasi belirsizlik süreci nedeniyle, Türk Lirası bir ay içerisinde sert bir değer kaybı yaşayınca, 2014 yılının Ocak ayı sonuna rast gelen bir olağan dışı Para Politikası Kurul kararı ile, TCMB para politikası faiz oranını bir anda 5,5 puan arttırdı ve dolar-TL kuru 2,40 TL düzeylerinden, 2,22-2,16 TL düzeylerine kadar normalleşeceği bir 7-8 aylık sürece girdi.
2014 yılı, Türk ekonomisi açısından, 2012 yılındaki ‘yumuşak iniş’ sürecinin karbon kopyası olarak geçti ve ekonomi yönetiminin ek makro ihtiyati tedbirleri ile (kredi kartında taksit sayısının 9 adetle sınırlandırılması ve ihtiyaç ile tüketici kredilerinin maliyetlerinin arttırılması) Türk Ekonomi Yönetimi, enflasyon ve cari açığı kontrol altına almaya yönelik bir süreci hayata geçirdi. Bu süreç, cari açık bacağında başarılı oldu; ancak, don ve kuraklık afeti nedeniyle aşırı yükselen tarım ve gıda fiyatları ile, döviz kurlarındaki yükselişin yansımalarına bağlı olarak, enflasyon yıllık bazda yüzde 10’a dayandı.
Bununla birlikte, Ekim ayından itibaren, Türk Ekonomisinin küresel algısı giderek iyileşti ve 3 uluslararası derecelendirme kuruluşunun kimi uyarılarına rağmen, Türkiye 2014 yılını Fitch ve Moody’s tarafından 2012 ve 2013 yıllarında verilmiş olan ‘yatırım yapılabilir ülke’ notunu koruyarak tamamladı. Fitch görünümü durağanda tutarken, Moody’s ve S&P ise negatif görünümde ısrar ettiler.
Yıl sonuna doğru, FED’in faiz arttırım kararının 2015 yılının en geç ilk yarısı sonunda geleceği beklentisi ile, önde gelen gelişmiş ve gelişmekte olan para birimleri ve borsaları tekrar değer kayıplarına uğrarken, kimi ülkeler para politikası faiz oranlarını yükseltti. Türkiye, bu tablo içerisinde de, git-geller ile, dalgalı bir kur, faiz ve borsa seyri ile yılı tamamladı.
Bu yılın en tartışmalı ülkesi ise, Ukrayna gerginliği ile Batılı ülkelerle ciddi bir diplomatik savaşa giren Rusya oldu. Batının ambargolarının etkisini yönetmeye çalışan Rusya’ya bir darbe de, beklenenden çok hızlı gerileyen petrol fiyatları oldu. Görünen o ki, 2015 yılının ilk 6 ayında spotların en üzerine dönük olacağı ülke Rusya Federasyonu olacak.
400 yılı aşan bir süredir, ekonomi alanında iki önemli ideoloji arasında, ‘liberal’ ve ‘devletçi’ kanat arasında ciddi bir fikirsel kapışma sürüp gider. Liberal görüşü savunanlar, devletçi görüşü savunanları tutucu olmakla, ekonomiyi frenlemekle suçlar, devletçi kanat ise liberal kanadı ülke ekonomisini tehlikeli işlere, tehlikeli alanlara sürmekle. İnsanoğlunun gözünü para kazanma hırsı ve kar karartınca, devletçi görüşün uyarıları hep göz ardı edildi ve liberal görüş ekonomi alanına her ‘ölçüsüz’ hakim olduğunda, sonu küresel veya yerel krizle bitti.
1929 Büyük Buhranı ve 2008 Küresel Finans Krizi gibi. Devletin ekonomide düzenleyici ve denetleyici rolünü hep savunmuş olan iktisatçılar kanadı, önünde sonunda haklı çıksalar da, krizin sebep olduğu insani maliyet nedeniyle, haklı çıktıklarına da mutlu olamadılar.
2. Dünya Savaşı sonrası, Soğuk Savaş’ın başlangıcında, küresel ekonominin tek ayakta kalmış ve neredeyse dünya ekonomisinin yarısına hakim olan ABD, kendi hegemonyasında yeni bir küresel ekonomik düzen oluştururken, Uluslararası Para Fonu’na (IMF) da ‘liberal ekonomi politikaları’nın bayraktarlığı rolü verildi ve IMF bu rolünü 2008’deki son küresel finans krizine kadar ödünsüz götürdü.
Son küresel kriz, IMF’in ‘ölçüsüz ve ödünsüz’ liberal ekonomi duruşuna ciddi bir darbe oldu ve işte o zaman, ilk kez kuvvetli bir sesle, Fransız IMF Başkanı Dominique Strauss-Kahn IMF’in ‘liberal’ politikalarını gözden geçirmesi gerektiğini dillendirdi. Kahn’ın, bu sözleri nedeniyle, bir ‘skandal’ komplosu ile görevinden uzaklaştırıldığı iddia edilse de, IMF’in ‘neoliberal’ politikalarının sorgulanması adına ‘Pandora’nın Kutusu’ artık açılmış durumda.
Lagarde: ‘Büyüme için alt yapı yatırımlarına ağırlık verilmeli’
Kahn’ın, kendi zafiyetlerinin kurbanı olması sonrasında, Fransa’nın dönem başkanlığı henüz dolmadığından, onun yerine Fransa Maliye Bakanı Christine Lagarde IMF Başkanlığı görevini üstlendi ve Kahn’ın eleştirilerini o da sürdürdü. Bugün, küresel finans krizi patlak vereli 6 yıl geride kalmışken, IMF’in bir zamanların ‘bütçe harcamalarını kıs ve kamuda reel ücretleri dondur’ söyleminin rafa kalktığını görmekteyiz. Yani, IMF 70 yıllık ‘neoliberal’ politika önerilerinin bir kısmını rafa kaldırmış durumda ve tersine ‘ülkeler altyapı yatırımlarına ağırlık vererek, büyümelerini desteklemeli’ diyor.
Yani, onlarca yıl devletin ekonomide bir rolü olmaması gerektiğini savunmuş olan IMF, şimdi devletin düzenleyici ve denetleyici rolü ile, bütçe dengeleri bozulmadan, kamu yatırımları ve sektörel teşviklerle, ülkelerin ve dünya ekonomisinin ‘vasat büyüme’den kurtarılmasını artık savunuyor. Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ın da katıldığı IMF’e bağlı Uluslararası Para ve Finans Komitesi (IMFC) toplantısından ise, dengesiz ve zayıf bir iyileşme gösteren küresel ekonomiyi tehdit eden risklerin arttığı uyarısı çıktı.
Daha güçlü büyüyen, dengeli ve istihdam zengini bir küresel ekonomi için yapısal reformlara öncelik verilmesi gerektiği çağrısı yapılırken, Türkiye’nin dünya ekonomisinin ortalama büyümesinin altında kalmadan büyümesini sürdürürken, aynı zamanda enflasyon ve cari açığını da kontrol altında tutmaya çalıştığını gözlemliyoruz. Bölgesindeki sıcak çatışmalara ve bu derece yoğun bir mülteci akınına rağmen, kamu mali disiplinini koruyup, cari açığı küçültmeye devam edip, aynı zamanda önemli sayıda gelişmekte olan ekonomiden daha yüksek bir büyüme gerçekleştirmek, Türkiye’nin başarısı açısından hafife alınacak bir konu değil.
6. yılını geride bırakmış olan ve halen de etkileri süregelen küresel ekonomik kriz, ekonomi çevrelerine pek çok şey öğretti, ama bir konu gayet net anlaşıldı: “Ekonomiye güven kaybolduğunda, ülke ekonomisini toparlamak mümkün olmuyor”. ABD, hane halkının ve işletmelerin bir kez ekonomiye duydukları güven sarsıldığında, bunu yeniden tesis etmenin ne kadar zor olduğunu en sert ve en acı toplumsal sonuçları ile 1929 Büyük Buhranı’nda yaşadı. Milyonlarca Amerikalı işsiz kaldı ve 15 yıl büyük bir fakirlik ve sefalet yaşandı. 2008 yılı sonbaharında, son küresel kriz patlak verdiğinde, ABD Yönetimi ilk görevinin ‘olabilecek en hızlı şekilde’ güveni tesis etmek olduğunu biliyordu.
Bu nedenle, Avrupa Birliği’nin önde gelen 6 kurucu ülkesi ve İngiltere, krizin ilk döneminde kendi aralarında ciddi görüş ayrılıkları yaşarken ve tartışmalara gömülmüşken ve bunun doğal sonucu olarak, krize karşı mücadele için çok kritik bir dönemi harcarken, ABD Yönetimi, ABD Merkez Bankası (FED) aracılığı ile ciddi bir parasal genişlemeye imza attı ve ABD bankalarına olan güveni yeniden tesis etmek için, bankalara taze kan, taze sermaye verdi. Buna rağmen, ABD’de işsizlik yüzde 10.5’e çıktı ve FED 2. ve 3. parasal genişlemelerle ABD ekonomisini desteklemeyi sürdürerek, 2013 yılından itibaren ABD ekonomisinin krizin etkilerinden sıyrılmaya başlamasının yolunu açtı.
Hükümetlerin asli görevi ‘güven’i korumak ve güçlendirmektir.
Ekonomi Bilimi, öncelikle ‘insan odaklı’ bir bilim dalıdır. Bu nedenle, bu alanın uzmanları ve akademisyenleri onlarca yıldır, insanoğlunun ekonomik kararlarının ve piyasa davranışlarının bir formülünü ortaya çıkarmaya çalışıyorlar. Ancak, henüz bir insanın ekonomik kararını etkileyen değişkenler nedir, bu değişkenler arasındaki ilişkiler nedir, bunlar tam çözülemedi. Ekonomiyi izah ederken, hep bu ifadeyi kullanırız: ‘Ekonominin yarısı psikolojidir’. Ülkenin siyasi ve ekonomik istikrarı ile ilgili algısı ne kadar iyiyse, halk ve işletmeler ekonomiye ne kadar güveniyorlar ise, makul düzeyde tüketim ve yatırımlar devam eder. Bunun doğal sonucu olarak, ülke ekonomisi istikrarlı bir büyüme ile yoluna devam eder.
Buna karşılık, hane halkı ve işletmeler, esnaf, ekonominin bugün ve geleceğine duydukları güveni kaybetmeye başlamışlarsa, işsiz kalacakları korkusu tırmanmaya başlamışsa, bu durumda insanlar tüketmek yerine aşırı tasarrufa yönelir; şirketler de yatırımlarını askıya alır veya tümüyle iptal eder. Bu durum, ekonomiyi önce ağır bir durgunluğa ve bu resesyon sürecinin sonunda da ağır bir krize sürükler. Bu nedenle, hükümetler ve ekonomi yönetimi için en temel konu halkın ve işletmelerin ülke ekonomisine duydukları güveni korumak ve güçlendirmektir. Bu da, ekonomi yönetiminin gerçekçi ve ikna edici bir üslupla ‘algıyı’ yönetmesi suretiyle, ekonomi aktörlerinin psikolojisini güçlü kılmaktan geçer.
Avrupa Birliği’nin sonu
‘güven bunalımı’ndan gelecek...
Daha 6 yıl öncesine kadar, dünyanın en refah, en tuzu kuru coğrafyası Avrupa Birliği ve Euro Bölgesi olarak görülürdü. Ancak, küresel krizin patlak vermesinden sonra, ağırlıklı olarak Almanya’nın sebep olduğu bir dizi hatalı karar ve uygulama sonrasında, Euro Bölgesi ülkeleri ağır bir ‘negatif büyüme girdabı’na girdi ve Yunanistan’dan başlayarak, İtalya, İspanya ve Portekiz dağıldı, Fransa’nın kolu kanadı kırıldı. 2013 yılı başında katıldığım toplantıda, Fransız ve İtalyan uzmanlar, saçlarını, başlarını yolarak, ‘dünyanın en yüksek servete sahip iki ülkesinin insanlarını, servet ve gelirlerini harcamaya korkar hale getirmeyi nasıl başardık’ diye serzeniş içerisindeydiler.
Bugün, İngiltere ve Almanya arasındaki restleşme, Avrupa Birliği’nin geleceğini tehlikeye düşürecek bir konuma gelmiştir. Çünkü, İngiltere, AB Bütçesi’ne vermesi gereken 2,1 milyar Euro’nun çarçur edileceğini düşünüyor ve güven duymuyor; Avrupa halkları da kendi iktidarlarına güvenmediklerinden, marjinal ve AB karşıtı partilerin oy oranları artıyor. Tüm bu güven bunalımının ortasında, Euro Bölgesi’nin krizden çıkarmak isteyen Avrupa Merkez Bankası (ECB) Başkanı Draghi, ECB’nin yönetim kurulundaki kimi üyelerin (elbette Almanya) ciddi eleştirileri ile karşı karşıya kalıyor; siyasi liderler arasındaki ağız dalaşı ve karşılıklı suçlamalara AB medyasının birinci sayfalarını süslüyor.
Tüm bu karışık tablo içerisinde, önde gelen gelişmiş ve gelişmekte olan ekonomiler (G-20) grubu içerisinde, gemisini kurtaran kaptan, kendi halkına ve işletmelerine ‘güven’ telkin edebilen hükümetler olacak. Türk Ekonomi Yönetimi, tüm ‘saldırılara’ göğüs gerecek ve tümüyle ‘güven’e kitlenecek. Türkiye’yi pozitif ayrıştırabileceğimiz tek nokta bu.
Tüm Cumhuriyet tarihi boyunca ortalama yüzde 4,5 (kimi uzmanlarca 4,7 veya 4,9 da ifade ediliyor) büyüme ile 91 yılı geride bırakmış durumdayız. Türk ekonomisinin potansiyel büyümesinin bu dönem için yüzde 5,4 olarak vurgulandığı dikkate alındığında, pek çok gerekçeye bağlı olarak, potansiyel büyümemizin yaklaşık 1 puanını değerlendirememiş durumdayız.
Bunu değerlendirme imkanımız olsa idi, şu anda konuştuğumuz Türk ekonomisi 820 milyar dolar yerine, 1.2 trilyon dolarlık bir ekonomi, ortalama yaşam standardımız da 13 bin dolara yakın olabilirdi.
Bu tablo içerisinde, pek çok ekonomik ve politik sıkıntıyı yaşamak durumunda kaldığımız 1970’li yıllar ve 1992 ile 2002 arası, koalisyon iktidarları dönemindeki ciddi boyutlardaki politik ve ekonomik belirsizlikler, Türkiye’ye uluslararası rekabette çok ciddi zaman kayıpları olarak geri döndü. Bugün teknoloji alanında büyük sıçrama yaptığına şahit olduğumuz Güney Kore, Türkiye’den daha ciddi boyutlarda yoksulluğun pençesinde bir ekonomiye sahipken, bugünlere yönelik ilk insan kaynakları yatırım hamlesini 1970’lerde gerçekleştirdi.
Çin, Güney Kore ve pek çok gelişmekte olan Uzak Doğu ekonomisi 1990’lı yıllarda yeni sanayi stratejileri oluşturmak suretiyle, küresel rekabet açısından ekonomilerini yeniden pozisyonlaştırırken, Türkiye tüm bir 90’lı yılları 1994 ve 2001 krizlerinin de yaşandığı bir ekonomi-politik girdapla geçirdi. 2. Dünya Savaşı dönemini, 1939-1950 arasını ortalama yüzde 2,6 büyüme ile geçirmiş olan Türk ekonomisi, 1991-2002 arası dönemi de yüzde 2,9 büyüme ile geçirerek, adeta bir dünya savaşı daha yaşamış gibi bir ekonomik bedel ödemek durumunda kaldı.
Küresel rekabette 15 yıllık farkı kapatma gayretindeyiz.
1990’lı yılların başlarında, Soğuk Savaş dönemi tamamlandıktan sonra, gelişmiş ve gelişmekte olan ekonomiler, yeni ekonomik ve ticari işbirlikleri ile, hangi sektörlerde ne tür dönüşümler gerçekleştirmeleri gerektiğine yoğunlaştılar. Emek yoğun sektörlerin önemli bir kısmı emek maliyeti hayli ucuz olan ekonomilere yöneldi; teknoloji ve inovasyona dayalı yeni modellemeler ile önde gelen gelişmiş ve gelişmekte olan sınırlı sayıda ülke, yüksek katma değere yönelik hamleler gerçekleştirdiler. Bu hedefler doğrultusunda, ülkeler yüksek öğretimlerini, teknoloji destek programlarını ve imalat sanayilerini yeniden yapılandırdılar. Bu gelişmeler, 1990’lı yılların sonlarında ‘Asya Mucizesi’ olarak adlandırılan bir süreci de beraberinde getirdi.
Uzak Doğu’nun uluslararası rekabet adına ciddi beceri kazanmış olan bu ekonomileri, ortalama yüzde 4,5 ile 7,5 arasında bir büyüme bandına ulaştılar. Bu dönemde, Çin’in kimi zaman yıllık bazda 12 büyüme oranlarına bile ulaştığı gözlendi. Türkiye ise, aynı dönemde, sanayisinde önemli bir dönüşüm stratejisine ancak 2010 yılı Aralık ayında başlayabildi. Türkiye İhracatçılar Meclisi’nin büyük emekleri sonrasında, Türkiye 2023 yılına yönelik önemli makro hedefler oluşturdu ve bu hedeflere ulaşmak adına bir yol haritası hayata geçirildi. Bununla birlikte, Türkiye’nin bir birim alın teri ile daha yüksek katma değere ulaşması adına, teknoloji, inovasyon ve markalaşma başlıkları altında adımlarını daha güçlü, daha hızlı ve daha detaylara inerek atması gerekiyor.
Üretim maliyetleri rekabetçi olmalı.
Bugün, Türk ekonomisinin ortalama büyümesini %4,5’lerden, %6’lara taşıyabilmesi adına, ihracatın ve özel sektör yatırımlarının büyümede daha önemli bir rol üstlendiği bir süreç oluşturmamız gerekmekte. Türk ekonomisinin reel olarak %6 büyüyebilmesi için, özel sektör yatırımlarının da reel olarak her yıl %26-28 oranında büyümesi gerekiyor. Bu oran şu anda %20 civarında. Net ihracatımızın da büyümeye en az 2 puanlık katkısı olması gerekiyor. Tüm bu hedefler de, hammadde maliyeti, enerji maliyeti, işgücü maliyeti, finansman maliyeti ve ar-ge maliyetleri açısından Türkiye’nin daha rekabetçi bir ekonomi olmasından geçmekte. Hükümetimizin Kasım ayında açıklayacağı 25 stratejik başlık altındaki bin 200 reform adımı, umarım Türkiye’nin rekabetçiliği açısından bize önemli fırsat pencereleri sağlar.
Türkiye’nin küresel nüfus projeksiyonlarındaki ‘fırsat pencerisi’ni, köklü bir eğitim reformu ile nitelikli insan kaynağına dönüştürebildiğimizde, 2050 yılında dünya ekonomi-politiğinde Türkiye’nin etkinliği yadsınamaz boyutta olacaktır.